Kadın polis dedektifi kapının önünde kısa bir an duraksar ve diğer arkadaşına bakar, ardından da elle kapıyı çalar. Üzerinde çalıştıkları seri cinayet dosyasında hiçbir ipucu bulamamışlardır, ancak şu anda görmeye geldikleri kişinin onlara daha fazla bilgi vereceğini ummaktadır. Kapı açılır ve gelenin polis olduğunu anladığı anda ev sahibi adam irkilir. İçeriye girilip bir bakılabilse belki de bütün muamma çözülecektir… Ama ellerinde arama emri yoktur ve dedektif onları içeri almayan şüphelinin üstüne gitmez, yalnızca teşekkür eder ve oradan ayrılırlar. Kapı kapandığı anda diğer polis kadın dedektife çıkışır:
- Neden biraz zorlamadın? Belki de tek onu yakalamak için tek fırsatımızı kaçırdık, şu anda delilleri yok etmeye başlamış veya kaçmaya hazırlanıyor olabilir!
Doç. Dr. Dikmen Yakalı ‘nın o çok keyifli eğitiminde anlattığı şekilde “hikâyenin püf noktası, kahramanın sorunu çözmek için kendinden ne ödünler vereceğidir”.
Bu noktadan hemen iş hayatımıza bir sıçrama yapalım: Örneğin kahramanımız, projeyi zamanında bitirebilmek için o baskıyı kaldıramama riski çok yüksek olan genç mühendiseyüklenecek mi? Ya da antrenörümüz, artık sakatlanma riski olabileceğini öngördüğü hâlde oyuncusuna “haydi yaparsın” diyecek mi? Polis dedektifimiz kanunları ihlal ederek arama emri olmadan evin içine dalacak mı?
Alexandre Dumas’nın meşhur klasiği Monte Cristo Kontu’nu bilirsiniz. Romanın kahramanı Edmond Dantes haksız şekilde suçlanarak 15 yıl zindanda kalır. Onu hayatta tutan şey intikam arzusudur… Ama acaba intikamını almak için yapacağı şeyler sonunda artık bir canavara mı dönüşmüş olacaktır?
Projeyi zamanında teslim ettik; ama genç mühendise nasıl davrandığımıza tanık oldukları için, çalışma arkadaşlarımızın gözünde artık aynı insan değiliz. Maçı kazandık, ama sporcumuz aşırı zorlamadan dizini sakatladı, yani onun güvenine ihanet ettik. Omuz atıp kapıdan içeri girerek suçluyu yakaladık, ama kanunları savunmak için maaş aldığımız mesleğimizin kurallarını çiğnedik.
Özünde her şey bir “dozaj” meselesi değil mi? Kararında kullanırsak ilaç, dozunu kaçırırsak öldürücü bir zehir.
Sonuç odaklılık da öyle: Hayatta başarımızın temelinde yatan bu yetkinlik, gereğinden bir adım fazla ileriye gittiğinde tam anlamıyla bardağın son damlasını taşırıyor ve hikâyenin kahramanı olmaktan çıkıp canavara dönüşüyoruz.
Her gün, her takımda, her işte "dozaj" kararını tekrar tekrar vermemiz gerekiyor. İlacı bir tık az koyarsak hasta iyileşmeyecek, hedef tutmayacak veya ürün yetişmeyecek; ama biraz fazla kaçırırsak da takım arkadaşlarımızın bize olan inancını, belki de kendimize olan saygımızı yitireceğiz.
- Sonuç başarılı olduktan sonra çekilen cefalar unutulur
…diye mi geçiyor aklımızdan? Hayır, insanlar onlara kendilerini nasıl hissettirdiğimizi hiç unutmayacaklar.
Hikâyemizi başladığı yerde tamamlayalım: Polis dedektifimiz dengeyi gayet iyi koruyor, ama bakalım katili (ölü ya da diri!) bulabilecek mi?
Edmond Dantes’in ise korkarım hiç şansı yok 😊


