“Hastalığın kendisini değil, semptomları tedavi etme hatasına düşme”
Bu sözü bir önceki yazıda işin başındaki kişiye söylemiştik, etkili liderlik edip takımın endişesini giderebilmesi için. Şimdi aynı sözü gene aynı kişiye söylüyoruz, ama bu sefer tamamen kendisiyle ilgili olarak.
İşin başındaki kişi biz isek, yönetici sıfatıyla da olsa girişimci de olsa, takım moralini yükseltme işi de bize düşüyor demektir. Arka arkaya birkaç sayı kaybedildiğinde “haydi kızlar – haydi beyler” demesi beklenen kişi kaptandır. Başka biri de yapabilir bu toparlama hamlesini ama başarma şansı en yüksek olan biziz, çünkü en güçlü konum bizimki takım içinde, herkes bunu bizden bekliyor. Takımın bu gücü ve kararlılığı hissetmeye ihtiyacı var.
Böyle bir giriş yaptıktan sonra “liderlik stratejileri” başlıklı 3 madde mi bekliyoruz yazıdan? 😊 Hayır beklemeyelim… Çünkü işte o tür eylem adımları tam da yukarıdaki “semptom tedavisi” oluyor. Asıl sorun ortadan kalkmıyor “bu hapı al 10Kg zayıfla” demek gibi bir aldatmaca bu.
🌹 Takımın moralini yükseltecek gerçek çözüm liderin kendisiyle ilgili. Takıma yaklaşımı, tek tek iş arkadaşlarına yaklaşımı… Hatta daha da fazlası, hayatı nasıl gördüğü nasıl algıladığıyla ilgili.
Takım yönetiminden anladığımız şey insanları manipüle etmek, yani çaktırmadan onların kafasına bir şeyler sokmak olmasın? Ezberlenmiş bir beden dili maskesi, çalışılmış hikâyeler, baş başayken çok özel bir şeymiş gibi kullanılan ama aslında herkese aynısı edilen iltifatlar…
Yalnız “başarılı” imajına oynayan, asla hata yapmayan, özür dilemeyen, içten ve gerçek olamayan... Böyle bir insan olmak ister miyiz? Yoksa hepimiz zaten biraz öyle olduk mu bile!
Her şeyin merkezine güveni koymamız gerekiyor. Güven odaklı liderlik tek seçenek. İş yerinde motivasyon için, “yaparız” dediğimizde karşımızdaki kişinin bize inanabilmesi için her şeyden önce bize güvenebilmesi gerekiyor.
Güvenilir biri, eşittir gerçek bir insan.
Şirketteki kalabalık ortama girdiği anda “Elvis geldi” etkisi yaratan, herkesin susup onun konuşmasını beklediği, esprileriyle disko topu gibi parlayacak bir liderlik(!) zorunlu mu?
Bu yılın başlarında yaşadığım bir örnekte, şirketin patronu merdivenlerden indiğinde yirmi kişilik ekip zaten önceden toplanmış ve yeme-içme-müzik keyfine başlamışlardı. Sessizce büfeye doğru gelip eline bir bardak aldı ve gülümseyerek yakındaki bir grubun yanına ilişti. Bir şey söylemedi, onlar da susmadılar aaa patron geldi diye… Neden sonra birkaç soru sordu, ardından ortama ısınıp eskilerden kısa bir hikâye anlattı. Kötü bir günüydü, işlerde çok sorun yaşanıyordu ama iyiymiş gibi rol yapmaya çalışmadı. Diğerleri de bunu hissettiler ve üstüne gitmediler. Kırk dakika kadar sonra da herkese tek tek hoşça kal diyerek ayrıldı.
Giderken kendini daha rahatlamış hissediyordu.
Peki ya insanların morali yükseldi mi? O akşamüstü hayır. Ama ertesi gün bir şey söylediğinde herkese ulaşacak dedikleri, çünkü ona güveniyorlar.


